Yıllardır bu mesleğin içindeyim; kaç duruşma salonu eskittim, kaç acılı anne babanın elini tuttum sayamadım. Ama bazen öyle anlar geliyor ki, kalem kağıdın üzerinde ağırlaşıyor. Soma… 301 canımızı toprağa verdiğimiz o kara günün üzerinden tam on koca yıl geçmiş. Dile kolay!
Şimdi önümdeki mahkeme kararını okuyorum; İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesi, mevzuattaki o teknik terimi işletmiş: “Zamanaşımı.” Yani usulen süre dolmuş, o devasa dosya rafa kalkmış.
SÜRE BİTTİ, YA ACILAR?
Hukuk kitaplarında “zamanaşımı” diye bir madde var, biliyorum. Mahkemeler de önündeki yasayı ve takvimi uygulamakla yükümlü, ona da sözüm yok. Ama insan sormadan edemiyor: 301 madencinin hakkını ararken o saatler, o yıllar nasıl geçti de biz bu “vakit kalmadı” duvarına tosladık?
Gazeteci olarak değil, sadece bir insan olarak vicdanım sızlıyor. Adalet bir maraton koşusu değil ki; bitiş çizgisine yetişemeyince “haydi geçmiş olsun” diyebilelim. Kamu görevlilerinin yargılandığı dosyalar beklerken geçen her saniye, aslında hepimizin adalet duygusundan bir şeyler koparıp götürdü.
GERÇEĞİ YUTMADAN…
Kimse “Yargı kararını mı eleştiriyorsun?” demesin; ben ortadaki o hazin manzarayı anlatıyorum. Mahkeme kendi usulüne göre bir nokta koymuş olabilir ama o nokta, toplumsal vicdanda kocaman bir ünleme dönüştü. Derdimiz bağcıyı dövmek değil; o çarkların neden bu kadar ağır döndüğünü sorgulamak.
Bir dava, içeriği tam tartışılmadan sadece “vakit bitti” diye kapanıyorsa, durup düşünmeliyiz. Yarın benzer acılar yaşanmasın diye bu hantal süreçleri eleştirmek, benim bu topluma ve o çocuklara karşı vicdani borcumdur.
SON SÖZÜMÜZ ADALET
Soma dosyası rafa kalkabilir ama o annelerin bakışları hep üzerimizde kalacak. Hukuk sürelere sığsa da vicdanın zamanaşımı olmaz. Yazmaya, sormaya ve o 301 canı diri tutmaya devam edeceğiz. Çünkü susmak, bu kömür karası vebalin altında kalmaktır.
